Reklam

Kolektif bilinç: Bir gün hepimiz aynı zihnin parçası olabilir miyiz?

Reklam

Vizyona yeni giren KOLONİ isimli filmin ele aldığı konuyu incelemek istedim. Birinin algıladığı şeyi diğerleri de biliyor. Birinin yöneldiği yere diğerleri de yöneliyor. Tek tek bakıldığında sıradan görünen bireyler, bir araya geldiklerinde neredeyse tek bir organizma gibi hareket ediyor.

İlk bakışta bu yalnızca bir bilim kurgu fikri gibi görünüyor. Fakat biraz düşündüğümüzde konu bizi doğrudan insan zihnine götürüyor.

Reklam
Reklam

Gerçekten bir topluluk tek bir zihin gibi hareket edebilir mi? Belki de daha ilginç soru şu: Biz zaten bunu, farkında olmadan bir ölçüde yapıyor muyuz?

İnsan zihni gerçekten yalnız mı çalışıyor?

Bilinç dediğimiz şey genellikle oldukça kişisel bir deneyim olarak düşünülüyor: Benim düşündüklerim bana ait, senin düşündüklerin sana ait; kendi anılarımız, korkularımız, beklentilerimiz ve kararlarımız var. Beynimiz de bütün bunların merkezinde yer alıyor fakat insanı diğer canlılardan ayıran önemli özelliklerden biri, zihnimizin sosyal çevreden çok fazla etkilenmesi.

Bazen bir arkadaşımızın yüzüne baktığımızda onun üzgün olduğunu anlamamız için tek kelime etmesine gerek kalmaz. Birinin korktuğunu gördüğümüzde biz de istemsizce daha dikkatli hale geliriz. Kalabalık bir ortamda herkes paniklemeye başladığında, nedenini tam olarak bilmesek bile bizim de endişelenmemiz mümkündür.

Reklam

Hatta bazen yalnızca bir kişinin gülmesi bile bulunduğu ortamın havasını değiştirebilir.

Bunların hiçbiri telepati değil. Birinin düşüncesinin doğrudan bizim beynimize aktarılması da söz konusu değil fakat beynimiz çevresindeki insanların davranışlarını sürekli olarak izliyor ve bu bilgiler kendi kararlarımızı etkiliyor. Yani aslında zihnimiz düşündüğümüz kadar yalnız değil.

Reklam

Bir insanın duygusu diğerine geçebilir mi?

Günlük hayatta bunun çok fazla örneğini görüyoruz.

Çok heyecanlı bir arkadaşınızla konuştuğunuzda onun heyecanına kapılabilirsiniz. Bir ortamda herkes gerginse siz hiçbir şey yaşamamış olsanız bile kendinizi huzursuz hissedebilirsiniz. Bir insanın korktuğunu gördüğünüzde çevrede gerçekten bir tehlike olup olmadığını anlamaya çalışırsınız.

Reklam

Psikolojide bu durumun önemli bir kısmı duygusal bulaşma kavramıyla açıklanıyor. Buradaki “bulaşma” kelimesi mecazi. Bir virüs gibi duyguyu birbirimize aktarmıyoruz. Daha çok yüz ifadeleri, beden dili, ses tonu ve davranışlar üzerinden birbirimizi etkiliyoruz.

Bir insanın beyninde başlayan bir duygusal tepki, onun davranışlarına yansıyor. Çevresindeki insanlar da bu davranışları algılıyor ve kendi duygusal durumlarını buna göre değiştirebiliyor. Böylece tek bir kişinin yaşadığı duygu, küçük bir grup içerisinde yayılabiliyor. Bu noktada kolektif davranışın ilk izlerini görmeye başlıyoruz.

Reklam

Kalabalıklar neden bazen tek bir organizma gibi davranıyor?

Bir stadyum düşünün, binlerce insan var; herkesin farklı bir hayatı, farklı düşünceleri ve farklı bir hikâyesi bulunuyor fakat maç sırasında bir gol olduğunda neredeyse herkes aynı anda ayağa kalkıyor, aynı anda bağırıyor, alkışlıyor ve birbirine benzeyen hareketler yapıyor. Kimse tek tek bütün insanlara ne yapması gerektiğini söylemiyor.

Benzer bir durum tehlike anında da ortaya çıkabiliyor. Bir kişi aniden koşmaya başladığında, diğer insanlar neden koştuğunu bilmeden onu takip edebiliyor. Birkaç saniye içerisinde bütün kalabalık aynı yöne doğru hareket etmeye başlayabiliyor.

Reklam

Burada ilginç olan şey, ortada mutlaka tek bir merkezî yönetici bulunmaması. İnsanlar birbirlerini izliyor, bir kişinin davranışı diğerini etkiliyor, diğerinin davranışı bir başkasını etkiliyor ve sonunda tek tek bireylerin davranışlarından daha büyük bir toplu davranış ortaya çıkıyor. İşte kolektif bilinç fikrini ilginç yapan noktalardan biri de bu.

Peki kolektif bilinç tam olarak nedir?

Kavramın tek bir tanımı yok. Farklı disiplinlerde farklı anlamlarda kullanılıyor.

Reklam

Sosyoloji açısından düşündüğümüzde; bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan değerler, inançlar ve normlar kolektif bilincin bir parçası olarak ele alınabilir. İnsanların neyin doğru, yanlış, normal veya kabul edilebilir olduğuna ilişkin ortak düşünceleri; bireysel düşüncelerimizin ötesinde toplumsal bir yapı oluşturur fakat bilim kurgu dünyasında kullanılan kolektif bilinç bundan biraz farklı. Burada daha çok “hive mind”, yani ortak zihin fikrinden söz ediyoruz.

Bu senaryoda bireyler hâlâ ayrı bedenlere sahip olabilir ancak bilgi, algı veya karar mekanizmaları ortak hale gelir. Bir kişinin bildiğini diğerleri de bilir, bir kişinin algıladığı tehlike bütün grubu etkileyebilir. Doğada bunun çok daha basit örneklerini görebiliyoruz.

Reklam

Karıncaları ele alalım, tek bir karınca oldukça sınırlı bilgiye sahip fakat binlerce karınca bir araya geldiğinde ortaya şaşırtıcı derecede organize bir yapı çıkıyor; yiyecek buluyorlar, yollar oluşturuyorlar, yuvalarını düzenliyorlar ve çevredeki değişikliklere birlikte tepki veriyorlar. Burada bütün koloniyi yöneten tek bir karınca beyni yok.

Her karınca kendi çevresinden aldığı küçük miktardaki bilgiyi kullanıyor fakat bu küçük kararlar bir araya geldiğinde büyük ve organize bir davranış ortaya çıkıyor. Bilim dünyasında buna sürü zekâsı deniyor. Benzer örnekleri kuş sürülerinde, balık topluluklarında ve arı kolonilerinde de görmek mümkün.

Burada aslında çok önemli bir fikir var: Bazen sistemin tamamında ortaya çıkan özellik, tek bir bireyde bulunmuyor.

İnsanlarda da böyle bir “ortaya çıkış” olabilir mi?

Bir grubun tek tek bireylerini incelemek her zaman o grubun nasıl davranacağını anlamamıza yetmeyebilir. Örneğin sosyal medyada bir düşüncenin nasıl yayıldığını düşünelim.

Bir kişi bir fikir ortaya atıyor, başka biri bunu görüyor ve paylaşıyor, bir başkası yorum yapıyor. Sonra insanlar tartışmaya başlıyor, birkaç saat içinde binlerce insan aynı konu hakkında konuşuyor.

Burada tek bir kişinin kontrol ettiği bir sistem yok ama sonuçta milyonlarca insanın davranışını etkileyebilen bir toplumsal hareket ortaya çıkabiliyor. İnternet bu süreci daha da hızlandırdı. Eskiden bir düşüncenin yayılması günler veya aylar sürebilirken bugün bir fikir birkaç saat içerisinde dünyanın farklı noktalarına ulaşabiliyor. Bu nedenle modern dünyada kolektif davranışları anlamak giderek daha önemli hale geliyor.

Jung’un kolektif bilinçdışı bundan farklı

Kolektif bilinç konusu konuşulurken sık yapılan bir hata da Carl Gustav Jung’un “kolektif bilinçdışı” kavramını bununla aynı şey sanmak.

Aslında ikisi oldukça farklı. Jung, insan psikolojisinin yalnızca kişinin kendi yaşam deneyimlerinden oluşmadığını; insanlığın ortak geçmişiyle ilişkili daha derin psikolojik yapıların da bulunduğunu savunuyordu. Bu düşünce içerisinde arketipler önemli bir yere sahipti.

Örneğin kahraman, anne, bilge kişi veya gölge gibi bazı sembolik figürlerin farklı toplumlarda ve kültürlerde benzer biçimlerde ortaya çıkması Jung’un teorisi kapsamında ele alınıyordu. Bu, insanların birbirlerinin düşüncelerini doğrudan paylaşması anlamına gelmiyor.

Dolayısıyla filmdeki zombilerin ortak zihni ile Jung’un kolektif bilinçdışı kavramını birbirine karıştırmamak gerekiyor. Biri daha çok ortak bir zihin veya bilgi ağı fikrine dayanırken, diğeri insan psikolojisinin derin ve ortak yapılarını açıklamaya yönelik bir teoridir.

Peki beyinler birbirine gerçekten bağlanabilir mi?

İşin nörobilim tarafına geldiğimizde konu daha da ilginç hale geliyor. İnsanlar birlikte bir görevi yerine getirirken veya yoğun bir iletişim içerisindeyken beyin aktivitelerinde bazı benzerlikler ve senkronizasyonlar gözlemlenebiliyor.

Bunu bazen “beyinler senkronize oluyor” şeklinde duyuyoruz fakat burada dikkatli olmak gerekiyor. Bu, iki insanın tek bir bilinç oluşturduğu anlamına gelmiyor.

İnsanlar aynı çevrede bulunuyor, aynı sesleri duyuyor, birbirlerinin yüz ifadelerini görüyor ve birbirlerinin davranışlarına tepki veriyor. Dolayısıyla beyin aktivitelerinde belirli benzerliklerin ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Başka bir ifadeyle; beyinler birleşmiyor, insanlar birbirlerini etkiliyor. Bugünkü bilimsel bilgilerimiz açısından söyleyebileceğimiz en doğru şey bu.

Teknoloji bu sınırı değiştirebilir mi?

Belki de kolektif bilinç fikrinin gelecekteki en ilginç tarafı burada. Beyin-bilgisayar arayüzleri geliştikçe, beynin ürettiği bazı elektriksel sinyalleri ölçmek ve bu sinyalleri bilgisayar sistemlerine aktarmak mümkün hale geliyor. Bugün bunların kapasitesi hâlâ sınırlı. Bir insanın bütün düşüncelerini okuyabilen bir teknolojiye sahip değiliz ama geleceği düşünmek için bugünkü teknolojiyle sınırlı kalmak zorunda değiliz.

Bir gün insanların belirli beyin sinyallerinin dijital sistemler üzerinden başka insanlara aktarılabildiğini varsayalım. O zaman iki insan fiziksel olarak aynı beyne sahip olmayacak fakat aralarında bir bilgi köprüsü bulunacak. Bu sistem milyonlarca kişiye yayıldığında ise ortaya bugünkünden çok farklı bir insan topluluğu çıkabilir. Belki geleceğin kolektif bilinci; insanların biyolojik olarak birleşmesiyle değil, insanların teknoloji aracılığıyla birbirine bağlanmasıyla ortaya çıkacak.

Peki kolektif bilinç iyi bir şey mi?

Aslında bu sorunun net bir cevabı yok. Bir tarafta çok büyük bir avantaj var; çünkü milyonlarca insanın bilgisi, deneyimi ve problem çözme yeteneği bir sistem içerisinde bir araya geliyor.

Bilimsel araştırmalarda, afet yönetiminde veya büyük toplumsal problemlerin çözümünde böyle bir iş birliği son derece güçlü olabilir fakat aynı mekanizma tehlikeli de olabilir çünkü insanlar doğru bilgiyi paylaşabildiği gibi yanlış bilgiyi de paylaşabilir. Bir grubun tamamı aynı yanlış düşünceye inanabilir. Çoğunluğun düşüncesine uymak, bireyin kendi fikrini sorgulamasını zorlaştırabilir. Sosyal medyada bunun küçük örneklerini zaten görüyoruz. Bir düşünce çok fazla kişi tarafından paylaşıldığında, sırf bu kadar insan inanıyor diye daha doğruymuş gibi algılanabiliyor oysa çoğunluk her zaman haklı değildir.

Bazen bir grubun en değerli üyesi, herkesin aynı şeyi düşündüğü anda “Bir dakika, ya yanılıyorsak?” diyen kişidir.

KAYNAKÇA

[1] Arkonaç, S. (2011). Kollektif bilinç/kollektif temsiller: Wundt ile Durkheim. İstanbul University Journal of Sociology, 3(21), 103-113.

[2] Taş, M. R. (2019). TOPLUMSAL BİLİNCİN KIRILGANLIĞI VE YAKINSAYAN DİSTOPYALAR: KATHARİNE BURDEKİN’İN SWASTIKA NIGHT ADLI ROMANININ DURKHEIM’IN KOLEKTİF BİLİNÇ KAVRAMI ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ. Edebî Eleştiri Dergisi, 3(1), 35-56.

[3] Karadağ, M. V., & Çalışır, G. (2024). Toplumsal Gerçeklik ve Habitus Ekseninde Toplumsal Belleğin İnşası. 4. BOYUT Medya ve Kültürel Çalışmalar Dergisi, (25), 207-229.

Reklam

[4] Varol, E., & Alataş, B. (2017). Sürü zekâsında yeni bir yaklaşım: Kuş sürüsü algoritması. Dicle Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Mühendislik Dergisi, 8(1), 133-146.

[5] Ajder, A. (2023). Geleneksel Yaklaşimlar: Parçacik Sürü Optimizasyonu Algoritmasi. Teknobilim-2023: Yapay Zeka ve Mühendislik, 21.

Bu içeriği paylaşın
Reklam
Reklam

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×
Yukarı Çık
Reklam