Çevremizdeki her şey yüzyıllarca süren bir süreç sonucu oluştu. Biz bu sürece evrim adını verdik ve evrim süreci içinde vücudumuz, yapımız, işleyişimiz hatta doğamız bile değişti.

Peki evrim bir anda dursaydı? Ya da şimdiye kadar alıştığımızdan çok daha yavaş ilerlemeye başlasaydı? Durum böyleyken insanlara ne olurdu acaba? Hadi hep beraber bu konuya bir göz atalım.

Geçmişe küçük bir yolculuğa çıkarsak eğer, yaklaşık 150 bin yıl önce atalarımız tıpkı aşağıdaki gibi görünüyorlardı.

Hatta bazı bilim insanları, Neandertalları Homo sapiens‘in -yani insanların- alt türü olarak tanımlıyorlar. Bazıları ise -ve daha çoğunlukta olmak üzere- sadece Homo cinsine ait farklı bir alt tür olduğunu savunuyorlar. Bunun nedeni, düşünülenin aksine Neandertal insanlarının, atamız değil de atalarımızın amcası olması. Ve tabii ki dış görünüşün de bu düşünce üzerinde çok büyük bir etkisi var. Çünkü 3D modellemeler sonucu modern insanlara kıyasla daha farklı göründükleri ortaya çıktı.

Neandertallar

Neandertal insanı, günümüzden yaklaşık 250 bin ila 40 bin yıl önce yaşamıştır. Fosilleri muhafaza etmeye müsait kireç taşı mağaralarda yaşadıkları için haklarında en fazla bilgi sahibi olunan ve bunun bir sonucu olarak modern kültürde tipik ”mağara adamı” kalıbını yaratan tarih öncesi insan türüdür. İlk neandertal fosili Almanya’nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Neander Vadisi’nde 1856’da bulunmuş.

Sol tarafta morden bir insanın kafatası ve sağ tarafta ise bir Neandertal insanının kafatası görünmekte. Diş yapısından, çene kemiği ve kafatası birleşimi hatta çene ucu ve ense arası mesafe ve açıda ciddi farklılıklar olduğu açık.
Burada ise solda Neandertal insanı ve sağ tarafta modern insanın iskeletini görmekteyiz.

Araştırmalara göre soyları da yaklaşık 35 bin yıl önce tükenmiş. Atlantik kıyılarından Orta Asya’ya, en kuzeyde Belçika’dan, güneyde Akdeniz ve güneybatı Asya’ya kadar olan geniş bir bölgede yaşamışlar.

Neandertallerin muhtemelen Avrupa’da, soğuk iklim koşullarına uyum sağlayabilmek amacıyla ortaya çıktıkları düşünülüyor. Daha sonra batı Asya’ya ulaştılar ve muhtemelen doğu Akdeniz Homo sapiens ile karşılaştılar. Ancak Neandertalların Afrika’ya ya da Özbekistan’ın doğusuna ulaştıkları konusunda herhangi bir iskeletsel kanıt bulunamamış.

Ve daha sonralarında ise Cro-Magnon’lar otaya çıkmış.

Cro-Magnon

EEMH (Early European Modern Human) yani İlkel Avrupalı Modern İnsan. Şimdiye kadar yapılan kazı çalışmalarında bulunan kalıntıların en yaşlılarının, 45 bin yıl kadar önce yaşadıkları anlaşıldı. Bu kalıntılarsa İtalya’dan İngiltere’ye kadar uzanan geniş bir bölgeye yayılmış durumda. Bu insanların görünüş, fiziksel gelişim ve işleyiş bakımından neredeyse bizden hiçbir farkları yoktu. Sadece o zamanlarda henüz ırklar ortaya çıkmamıştı.

Cro aslında bu eski insanların saklanmaları için kullandıkları Fransa’da bulunan bir mağaraymış. Sonraları bilim insanları bu mağaranın adını eski Magnon kabilesinden etkilenip Cro-Magnon olarak değiştirmiş. Bugün “Cro-Magnon” terimi normal adlandırma dışında, erken insanlar ve genel anlamda en eski modern insanı tanımlamak için kullanılıyor.

Evrim Asla Durmaz

Atalarımıza bakacak olursak eğer, gözümüze takılacak ilk şey, kalın kaşlar ve geniş yayılmış kaş kemeri olurdu herhalde.

Bu tabii ki de bir rastlantı değil. Genel olarak bu yapıların görevi, gözleri fazla nemden korumaktır. Alnınızdan akan teri ya da yağmuru bu durma rahatlıkla örnek verebiliriz. Ek olarak bazı bilim insanları, belirgin olan kaşların atalarımızı yırtıcılardan da koruduklarını düşünüyorlar. Belki de gerçekten çok ürkütücü görünüyorlardı, bilemiyoruz.

Şimdi ise, kaşlarımızın iletişim kurmada kilit bir görevi olduğunu görüyoruz. Hatta araştırmalar sonucunda şu anki ana görevlerinin bu olduğunu anlıyoruz. Zeka ve idrak kapasitesinin gelişmesiyle insanlarda kaş kemeri daha düz ve pürüssüzleşirken, çeşitli hareket kabiliyetine sahip kaşlar da oluştu. Gelişmiş hareket kabiliyeti olan kaşlarımız sayesinde tanıma ve sempati gibi çok çeşitli duyguları yansıtabiliyoruz. Ya da başka şeyleri…

Hayvanların kaşlarının olmamasının en büyük nedeninin bu olduğuna inanılıyor. Yani en azından insanlarınki gibi…

.

Bu tabii ki de tek farklılığımız değil. Modern maymun ve insan kulak yapısını karşılaştırırsanız eğer, benzerlikler olmasına rağmen genel anlamda oldukça farklı olduklarını fark edeceksiniz. Sürekli tehlikelere karşı tetikte olmak ve etrafı dinlemek zorunda olmadığımız için asırlar içerinde kulaklarımız belirgin bir şekilde küçülmüş ve kafatasımıza yapışmış.

Her ne kadar üzerinde durulmasa da dış kulak yapısının duymayla ilgili oldukça büyük bir rolü vardır. Şöyle ki her insanın dış kulak yapısı kendine hastır ve bebeklikten itibaren bireyin beyni, kulaktan gelen ses sinyallerine tam adaptasyon gösterir. Yani oldu da kulağınızı başka biriyle değiştirmek isterseniz, vücudunuzun bu yeni kulağa alışması ve normal duyma kalitesine gelmesi biraz zaman isteyecektir.

Aynı zamanda diğer hayvanlar gibi kulaklarımızı hareket ettiremiyoruz. İstisnalar olsa de genel olarak türümüzün doğal bir düşmanı kalmaması ya da zamanla kendimizi besin zincirinin tepesinde bulmamızdan dolayı bu fonksiyona da ihtiyacımız kalmamış.

.

Ve tabii ki iki ayak üzerinde yürümek.

İskeletsel evrim

Bilim insanları hala daha neden atalarımızın iki ayak üstünde yürüyecek şekilde evrildiğini araştırıyor. Belki enerjiden tasarruf etmemizi sağladı? Belki ellerimizi kullanabilmemiz içindi? Ancak kesin olan bir şey var, o da iki ayak üzerinde yürümenin çok daha dezavantajlı olduğu.

Eklem rahatsızlıkları, omurga ve belkemiği rahatsızlıkları, yüksek tansiyon, varis gibi pek çok ‘insana has’ sorunu da beraberinde getiriyor iki ayak üzerinde yürümek. Hayvanların bu tür rahatsızlıkları yok, çünkü vücutları mükemmel bir şekilde dengelenmiş durumda.

Bir insan vücudu için bunu söylemek mümkün değil maalesef. Omurgamız 40 yıl kadar bize pek fazla sıkıntı çıkarmadan yaşamına devam edebiliyor. Sonrasında ise oldukça temkinli ve dikkatli bir bakıcıya ihtiyacı var. 45 yaş üstü hemen hemen herkesin sırt ve bel ağrıları çekmesinin en büyük sebebidir bu. Evrim sağ olsun…

.

Şimdi de ayaklarımıza gelelim. Evet onlar da oldukça büyük bir değişiklik sürecine uğramışlar. Şu anki en yakın akrabalarımızın maymunlar olduğu su götürmez bir gerçek değil mi? O halde ufak bir kıyaslama yapalım.

Soldaki bir şempanze ve sağdaki de bir insan ayağıdır. Noktalar da bilek, kemik ve eklemleri gösterecek şekilde yerleştirilmiştir.

Tahmin edersiniz ki ayaklarımızın benzer yanları olmasına rağmen oldukça farklı görünmesinin ana sebebi iki ayak üzerinde yürüyecek şekilde evrimleşmemiz. Atalarımız iki ayak üzerinde durmaya başladıklarında, denge için stabil ve kararlı bir destek yapıya ihtiyaçları vardı. Çünkü günümüzdekinin aksine ayak başparmağımız dışarıya doğru çıkıntılı ve diğer parmaklara göre daha alçaktaydı. Bundan ötürü iki ayak üstünde ağırlığı dengelemek o zamanlarda çok zor olmalıydı.

İnsanların aksine maymunlarda tüm ayak ve eller yapısal olarak birbirlerine çok benzerler. Ayrıca daldan dala hareket etme kabiliyeti için oldukça güçlü kavrama mekanizmasına ihtiyaçları var. Bu mekanizme maymunlarda hem el hem de ayaklarda son derece iyi çalışmaya devam ediyor. İnsanların evrimi sırasında da bize minik bir sürpriz yumurta kalmış. Eğer yeni doğmuş bir bebeğin ayak tabanına parmağınızı koyarsanız kavramaya çalışacaktır, tıpkı bebek maymunların düşmemek için annelerine tüm uzuvlarıyla bağlanmaları gibi. İçgüdüsel olsa gerek.

.

Ellerimiz de oldukça farklı. Şöyle bir bakınca ”insan büyük ihtimalle fazla evrimleştiği için” diye düşünebilirsiniz. Ancak şaşırtıcı bir şekilde bilim insanları insan elinin maymun eline göre daha ilkel olduğunu düşünüyor. Yani Evrim sürecinde şu anki maymun elleri insan ellerinden daha sonra evrilmiş.

Nispeten uzun bir başparmak ve onu takip eden daha kısa parmaklarımız var. Bu sayede objeleri daha rahat kavrayabiliyoruz. Örnek olarak şempanzelerde ise parmaklar, ağaçtan ağaca atlayabilmek için ideal bir yapıda. Evrim ağaçta hareket etmekten ekrandaki ikonlara tıklamaya geçmiş diye düşünüyoruz evet. Fakat şaşırtıcı bir şekilde ellerimizin yapısı bir şempanzeninkine kıyasla çok daha eski.

Peki biz zaman geçtikçe neden ‘bu’ 👆🏼 şekilde görünmeye başlarken en yakın akrabalarımızda bu tür değişiklikler oluşmadı?

Dış görünüşümüz aslında, akılalmaz sayıda oluşan rastgele mutasyonların eseri. Eğer zamanı geriye alırsak ve herhangi bir şeyi değiştirirsek insanlığın başka bir yolu izlemeyeceğinin garantisi yok. Belki de bugün dünyayı ne bileyim, ördekler falan yönetecekti mesela? Tüm biyolojik sürecimize etki eden bir kelebek etkisi düşünün. Bambaşka koşullar altında evrilmek zorunda kalsaydı insanlığa ne olurdu sadece tahmin ya da simüle edebiliriz.

Hadi deneyelim!

Elimizde bizim evrim sürecimizi tam anlamıyla yaşayan bir insan olsun. Bir de eşek kulaklı, kurbağa gözlü, tamamen kılla kaplı vücudu olan bir insan daha olsun. Bu insanımsı da yukarda değindiğimiz herhangi bir değişiklik sonucu farklı evrilmiş olsun. Yani pek de hoş gelmiyor kulağa değil mi? O nedenle şekillendirmeyelim de. Bu düşüncenin bizi rahatsız etmesinin tek sebebi, görmeye alıştığımız ‘normal’ insalarda bu tür yapıların olmaması.

.

İlk olarak atalarımızın kaybettiği kılla kaplı vücudu hala yerinde. Evrim farklı bir yol izlediği için doğal seçilim bu yapıyı tutmayı daha pratik gördü belki. Bize kıyasla çok daha sert bir iklimde yaşıyor olabilirler.

.

Ayrıca hiç tırnak yapısı da görünmüyor. Doğa bu insanımsıda tırnağı gerekli görmedi demek ki.

.

sevimli bir detay ^3^

Ve bakın eşek kulaklarını hala hareket ettirebiliyor. Tehlikelere karşı bize kıyasla çok daha tetikteler. Bu kulaklarla gözlük takmak zor olsa gerek. Ama bir şey seni yemeğe çalışırken gözlükler o kadar da önemli değil. Bambaşka sorunlarımız var.

.

Ayrıca kurbağa gözleri var bakın! Unutmadan ekleyelim bunu da. Böylece insanımsımız tehlikelere karşı ekstra donanımlı. Gözlük diye bir kavram dahi olmayacak belki ortalıkta.

Kurbağa gözlerinde 3. göz kapağı bulunuyor. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz altın rengi desenlere sahip olan yapıdır. Bu yapı bazı hayvanlarda bulunur ve gözü kırpmadan nemlendirebilmeyi sağlar. Ayrıca ışığı geçirgen bir yapısı olduğundan siz gözünüzü bu yapıyla kırptığınızda etrafı net bir şekilde görmeye devam edebiliyorsunuz.

.

Ellerine bakın, tıpkı bir maymununki gibi. Bu eller için akıllı telefon yapmak biraz zor olucak sanırım. Hymm peki kıyafete ne demeli? Henüz iki ayak üzerinde yürümeye adapte olamamış insanımsımız için pantolon yapmak da epey bir uğraştıracak gibi. Sonuç olarak bu insanımsının iskeleti pantolon giymeye adapte olmamış. Aynı şekilde iki ayak üzerinde yürümedği için ayakkabı giymesi de oldukça zor olucak. Ses tellerini unutmayalım! Farklı evrim süreçlerinden geçtiğimiz için gırtlak yapımızın da aynı olmasını bekleyemeyiz. Belki de yırtıcılardan korunmak için düzenli ve yüksek sesler çıkartıyorlar, bu nedenle boyunları ve gırtlakları bize göre çok daha geniş olacak? Ancak bu bizimle iletişim kuramayacakları anlamına gelmiyor. Sonuç olarak Neandertal ve Cro-Magnonlar belirli bir süre boyunca birlikte yaşayabilmişler.

.

Evet ama bu insanımsıların bizim dünyamıza uyum sağlayabilemeleri pek olası değil sanırım. Belki de hiçbir şeye anlam veremeyeceklerdi. Yani pek de yargılamamak lazım bence. Sonuçta dünyada kimse gerçekten ne olduğunu bilmiyor. 🙂 Mesela kendinizi şimdiye kadar hiç fizik terimi duymamış farz edin. Sizi bir anda üst düzey bir fizik laboratuvarına atıp kaçıyoruz. Tahtalarda daha önce görmediğiniz formul ve semboller, kulaklarınıza da hiç aşina olmadığınız cümleler gelsin. Kendinizi biraz kaybolmuş hissetmez misiniz? Onlar da böyle hissederdi büyük ihtimalle.

*eck is dis!?

Bakın mesela çok önemli bir detayı atladık. Bağışıklık sistemi! Evrim boyunca çok farklı yollara sapan bu insanımsının da bizimle aynı bağışıklık sistemine sahip olmasını bekleyemeyiz tabii ki. Varoluşumuz boyunca insanlar yüzlerce salgın hastalıklarla ve pandemilerle mücadele ettiler. İnfluenza, veba, çiçek hastalığı ve kolerayı en çok bilinenler olarak sıralayabiliriz. Kaldı ki hala mücadele etmeye devam ediyoruz (bkz. COVID-19). Atalarımızın da atlattıkları epidemiler oldu tabii ki. Peki evrimde farklı bir yol izleyen insanımsımız bu hastalıkların üstesinden gelebilir mi? Ümidimizi kaybetmeyelim 🙂

Evrim hepimize, daha doğrusu insanlığa inanılmaz fırsatlar sağladı. Başta bunların hepsini 👇🏽 oluşturmamızı sağladı değil mi?

Ve daha önce bahsettiğimiz gibi evrim durmak bilmiyor, şu an bile bizim anlamlandıramadığımız kadar yavaş hızlarla da olsa devam etmekte… İçerisinde bulunduğumuz süreçte gözümüze çarpan değişiklikler oluşmasa da uzak torunlarımızı ne gibi farklılıklar ve adaptasyonlar bekleyecek merak etmeden edemiyorum açıkçası. Umarım hoş sürprizlerle karşılaşırlar. Mesela, ‘şimdi hapsıracağım’dan sonraki şu bir türlü geçmek bilmeyen karıncalanma ve yanma hissi… İlerde bundan kurtulsak çok güzel olur bence.

Bir sonraki yazımızda yine Moletik ‘te görüşmek dileğiyle 🙂

Bu içeriği paylaşın
Yazar hakkında

İnci Avşar

Marmara Üniversitesi'nde biyoloji okuyorum. Sanata, müziğe ve yaşamımıza hayat katan hemen her şeye ilgi duyan, hobileri arasından ne yapmak istediğine karar veremeyen ve Türkiye'de hayatta kalmaya çalışan yüz binlerce öğrenciden biriyim. Herkese merhaba ^-^

1 Yorum

    Evrim bu kadar güzel açıklanmaz ama…

Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.